SADECE BİR RÜYA

SADECE BİR RÜYA

Uzak yâda yakın; Kime göre yâda neye göre…
En göreceli kavramlardan biridir, uzak yâda yakın.
Hani haliyle mütanasip derler ya, işte o çok subjektif olanlardandır, bu iki kavram.
Öyle yakınlar vardır ki, hani uzatsan elini dokunacaksın gibi, rüzgârı tenine değecektir sanki.
Oysa çok uzaktır, istesen de dokunamazsın.
Bağırsan da duyuramazsın.
Sadece hissettiğindir, yakın sandığın, oysa o çok uzaktadır.
Bazen uzaklar vardır, çoook uzaklar. 
Gitmeye korkarsın, kaybolursun sanırsın.
Oysa o uzaklardır, kimi zaman yakın olan.
Koruyan ve uzaklaştıkça seni sana sunan, yaralarını saran.
Tüm o kaoslardan, çıkmaz sokaklardan, cevapsız sorulardan ve de şehrin rutin sarmalından uzaklaştırandır, uzaklar…

Sabaha karşı beş sularında, İstanbul’dan havalanan uçağın içinde son düşündüklerimdi, işte bunlar.
 
Tüm şehir derin bir uykudayken, içinde bulunduğum uçak sessizce terk etti ülkeyi ve benim gözlerim de usulca kapandı…

Gözlerimi açtığımda Frankfurt’taydık.
Upuzun bir havaalanı ve oradan oraya, dünyanın dört bir yanına gitmek üzere koşuşturan insanlar, arka arkaya yapılan anonslar, yapılan son çağrılar.
Amerika’ya doğru gidecek uçağımızı beklemek üzere lounge’da yerimizi aldık.
Benim ülkemde kahvaltı zamanıydı, orada da öyle.

Ve farklı bir zaman dilimine, okyanus ötesine uçmazdan evvel, gece gündüze, gündüz gece karışmazdan önce kahvaltımızı yapıp, kocaman gövdeli, sert homurtulu kuşun kanadına binip yenidünyaya doğru yola çıktık…

Uçakta daha bir yakın hissediyorsun kendini ‘yukarı’ya.
Hani fiziken bulutların üstündesin ya manen de öyle geliyor insana.
Aşağıdaki her şeyden uzaklaştıkça, kendini daha iyi görebiliyorsun mesela, bulunduğun mevkii, olduğunu sandığın kisveyi ve belki de olmadığın yeri.

Dua etmek bile daha farklı oluyor sanki hani mesafe az ya, daha çabuk olabilirmiş gibi…
On bir saatlik bir yolculuğun ardından işte Miami…

Saat öğleden sonra üç civarı ve dışarıda İstanbul’un o bayıldığım mayıs havası.
Arabada yol alırken solumda boylu boyunca uzayan gökdelenlerle sağımda ucu bucağı görünmeyen okyanus arasında bocalıyorum.

Güneş, en misafirperver haliyle bizi kucaklayıp başka bir misafirperver ışığın kapısına bırakıyor; Tecmen ailesinin evinin kapısına…

‘Hoş geldiniz’ yazan bir sürü balonla ve kocaman kahkahalarıyla bizi karşılayan sevgili Doris, bitmeyen enerjisiyle ne jetlag bıraktı bünyemizde, ne de yorgunluk bedenimizde.
Okyanus manzaralı balkonda, keyifle içilen çaylar eşliğinde yolculuk maceralarımız anlatıldı keyifle, planlar yapıldı, program hazırlandı.

Ve Amerika’da ilk akşam, Doris’in kendi elleriyle hazırladığı ıstakozlar, somonlar ve yediğim en güzel Sezar salata eşliğinde unutmaz biçimde geçti, gitti.

Ertesi gün,  şoförümüz Elvis’in sabah otelden bizi almasıyla başladı.
Dominikli bir göçmen olan Elvis, güler yüzü ve bitmek bilmez tahammülü ile Miami’yi unutulmaz kılan kimliklerden biriydi.

Elvis, kendinin bile anlamakta zorlandığı İngilizcesini, gezimiz sonunda tamamen unutup Türkçeyi de gayet iyi sökmüş olarak bizden sonraki yaşamına devam etti.
Emin olduğumuz tek şey, biz döndükten sonra en az bir hafta ayaklarını uzatıp hiç kıpırdamadan dinleneceğiydi…

Miami, Amerika’nın en büyük eyaletlerinden Florida’nın doğu kıyısında, Biscayne koyunda konuşlanmış, bir ucu Karayip adalarına kadar uzanan bir liman kenti. 
Bir anlamda, Amerika’nın yazlık evi, sayfiye yeri.

On altıncı yüzyılda bölgeye gelen İspanyollar, Tekuesta yerlilerinden kalma ikibin yıllık bir köy bulmuşlar ve buraya ‘büyük’ yâda ‘tatlı su’ anlamına gelen miami adını vermişler.
Şimdi ise Miami, sokaklarında paten yapan bikinili kızları, Hollywood filmlerinde rahatlıkla oynayabilecek hoşlukta gençleri, gece gündüz süren sokak partileri, dans ve müziğin iç içe geçtiği mozaik kimliğiyle sadece Amerika’nın değil dünyanın en önemli eğlence merkezlerinden biri…

Aslında turistik bir yazı yazmak değil niyetim, çünkü biz Miami’yi turist gibi değil Amerikalı gibi yaşadık.

Öyle oradan oraya koşturulan, saat dilimlerine sıkıştırılmış, tabldot sunulan bir gezi değildi yaşadığımız.

Amerikan kahvaltısıyla başlayan gün,  Village of Marrick Park’ta içilen klasik Amerikan kahve keyfiyle devam etti mesela.

Dadeland, Aventure, Dolphin Mall’larda yapılan alışveriş turları, ‘Valla ülkemizde her şeyin en güzeli varmış’ nidalarıyla sona erdi.

Hoş böyle dendi ama yinede bir grup çılgın Türk, Amerikan ekonomisine can verdi.
Akşamüstleri South Beach’te,  chill out müzikle espressolar içildi, margaritalar şerefe dikildi.

Epic Otelin içindeki ‘Zuma’da füzyon mutfağının en lezzetli yemekleri yendi.
Bir akşam Kızılderili arazisi üzerine kurulan Semiola Hard Rock Casino’ya bile gidilip aşkta kazanılacaksa, kumarda kaybetmek dilendi.

Tabi buralara kadar gelmişken sadece Miami ile de yetinilmedi.
Bindik arabaya, Frank Sinatra eşliğinde düştük yollara.
Coconut Grove, Fort Laudrdale, Baco Raton talan edilirken okyanus kıyısında, beyaz kumlarda mı yürünmedi, Cheesecake Factory’de kendinden mi geçilmedi.

New Orleans’ın Fransız stili evleriyle İngilizlerin kolonyal çizgilerini çağrıştıran ‘Conch’ mimarisi ile Coral Gable bölgesindeki ‘artdeco’ tarzı evler mi hayranlıkla seyredilmedi.

Ve tabii ki meşhur  ‘Everglades Safari Park’ ı geçmek olmazdı.
186.159.000 hektarlık alana kurulu, giriş ve çıkış şeklinde sınırları olmayan dünyanın en büyük doğal parklarından birini ziyaret olmazsa olmazdı.
 
Sazlıklar arasında, minik bir tekneyle rüzgâra karşı yol alırken nehirde süzülen onlarca timsahı izlemek, kıyıda güneşlenen bu korkutucu ama bir o kadar da sempatik gelen bu hayvanları gözlemek bu seyahatin unutulmazları arasında, çoktan yerini almıştı bile.
Ve bir hayal ve hayalin gerçeğe dönüştüğü an; NBA liginde bir basket maçını, bizzat yerinde, o olağanüstü atmosferde, o olağanüstü seyirciyle birlikte izlemek.
 
Hem de maç da maç hani, dünyanın en büyük basket takımlarından Miami Heat ile Los Angeles Lakers…

Bir arkadaşımın söylediğine göre dünyada ölmeden önce yapılması gerekenler listesinde kırk altıncı sırada yer alan bu müthiş spor olayını ölmeden önce izleyebilmek…

Sevgili Yılmaz Tecmen, bana bu olağanüstü deneyimi yaşatırken kendisine ömür boyu müteşekkir kalacağımdan habersizdi.
 
Oysaki ben bunu hayatım boyunca unutamayacağım çok özel bir deneyim olarak kalbimde saklayacağımı çok iyi biliyordum…

Son akşam, sevgili Doris-Yılmaz Tecmen çiftinin verdiği çok özel bir yemeğe davetliydik.
Miami belediye başkanının eski evinde, Miami’de yaşayan dostlarıyla birlikte bizi ağırladıkları çok özel bir geceydi.

Yemek devam ederken usulca kalktım yerimden.
Devasa yeşillikler içindeki bahçede yürümeye başladım.
Arka fonda, inceden çalan keman sesiyle, karanlıklar giymiş gecede, diktim gözümü okyanusa.
Bir an küçücük hissettim kendimi. On binlerce kilometre ötede, büyük ummanların berisinde çok uzak hissettim kendimi.

Ve aynı anda, hiç olmadığım kadar da yakın…
‘Amerikan Rüyası; Hani bir şekilde zengin olmaya, şöhret olmaya, kısa yoldan başarılı olmaya giden yol.

Ama adı üstünde, sadece bir rüya…
Rüyaların en güzel yanı,  gözlerini açtığında kendini evinde, sıcacık yatağında bulmak. 
Ben öyle yaptım; Bir rüya gördüm ve açtığımda gözlerimi, evimdeydim. 
Ve kendi kendime şöyle dedim;

Ne iyi etmişim de gitmişim ama iyi ki de geri gelmişim.
Evimi çok özlemişim…

Cansen ERDOĞAN
 


Konuyla İlgili Yorumlar

Yorum Bırak

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>